Hoşgeldiniz: iSLAMKENT
  Hosgeldin Misafirimiz, Giris veya Kayit anasayfa  ·  hesabınız  ·  dosyalar  ·  islami forum  ·  iletişim  

  Ana Menü
  Anasayfa

 Kuran-ı Kerim :
       Kuran-ı Kerim
       Tefsir (Elmalılı)
       Kısa Sureler
       Kuran Oku - Dinle
       Elifba
       Tecvid Dersi
 Siyer ve Sünnet :
       Kütübi Sitte
       Kuranda Peygamberler
       Hadislerle İslam
       Hac ve Umre
       Veda Hutbesi
 İslami Bilgi :
       Dinimi Öğreniyorum
       Temel Bilgiler
       Namaz Rehberi
       Namazla Diriliş
       Derin Bilgi
       Risale-i Nur
       İhtida Öyküleri
       İslam Tarihi
       Esmaül Hüsna
       Esmaül Hüsna (Slayt)
 Genel :
       Hikayeler
       Şiirler
       Anketler
       Dosyalar
       Gazeteler
       Yazı Arşivi
       İletişim
       Bizi Tavsiye Edin

  Derin Bilgi
Toplam Yazı: 56
Toplam Kategori: 17
Toplam Okuma: 695209



 Kur'an'da Şefaat, Ah..
 Hz. Peygamber ve Yap..
 Tasavvuf Üzerine Düş..
 Mü'minlerin Ahlakını..
 Allah (c.c) Kimleri ..
 Cehennemsiz Olmaz mı..
 Mahremiyet ve Tesett..
 Peygamber Duaları..
 Üstünlük Ölçümüz Tak..
 Büyük Aldanış: Dünya..


 Kadınlarla Tokalaşma..
 Hızır (a.s) Kimdir?..
 Peygamber Duaları..
 Kabir Hayatı Var mıd..
 Kur'an Okumaya Başla..
 Nazar Kavramı..
 Ahirete İmanın Bedel..
 Allah'ı (c.c) Gereği..
 Nuh (a.s) ve Tufan..
 Büyük Aldanış: Dünya..

  Esmaül Hüsna

"O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.(Haşr-24)"

ALLAH
(Uluhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplayan İsm-i Azam)

RAHMÂN
(Bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve merhameti tercih eden)

RAHÎM
(Çok merhamet eden, nimet veren)

MELİK
(Bütün kainatın tek sahibi ve mutlak hükümdarı)

KUDDÛS
(Hatadan, gafletten ve her eksiklikten münezzeh)

SELÂM
(Esenlik veren, kullarını selamete çıkaran)

MÜ'MİN
(Gönüllere iman ışığını veren, vaadine güvenilen)

MÜHEYMİN
(Kainatın bütün işlerini gözetip yöneten)

AZÎZ
(Yenilmeyen yegane galip)

CEBBÂR
(İradesini her durumda yürüten, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan)

MÜTEKEBBİR
(Her şeyde büyüklüğünü gösteren)

HÂLIK
(Büyün mevcudatı takdirine uygun şekilde yaratan)

BÂRİ'
(Bir model olmaksızın canlıları yaratan)

MUSAVVİR
(Her şeye şekil ve özellik veren)

GAFFÂR
(Daima affeden, tekrarlanan günahları bağışlayan)

KAHHÂR
(Her şeye her istediğini yapacak şekilde galip ve hakim)

VEHHÂB
(Karşılık beklemeden bol bol veren)

REZZÂK
(Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren)

FETTÂH
(Zorlukları kolaylaştıran ve iyilik kapılarını açan)

ALÎM
(Herşeyi çok iyi bilen)

KÂBID
(Rızkı tutan, canlıların ruhunu alan)

BÂSIT
(Rızkı genişleten, ruhları bedenlerine yayan)

HÂFID
(Alçaltan, zillete düşüren)

RÂFİ'
(Yukarı kaldıran, yükselten)

MUİZ
(Yücelten, izzet ve şeref veren)

MÜZİL
(Alçaltan, zillet veren)

SEMİ'
(Her şeyi işiten)

BASÎR
(Her şeyi gören)

HAKEM
(Son hükmü veren)

ADL
(Mutlak adalet sahibi, çok adaletli)

LATÎF
(Yaratılmışların ihtiyacını en ince noktasına kadar bilip, sezilmez yollarla karşılayan)

HABÎR
(Her şeyin iç yüzünden haberdar olan)

HALÎM
(Acele ile ve kızgınlıkla muamele etmeyen)

AZÎM
(Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu)

GAFÛR
(Bütün günahları bağışlayan)

ŞEKÛR
(Az iyiliğe çok mükafat veren)

ALÎ
(İzzet, şeref ve hükümranlik bakımından en yüce, aşkın)

KEBÎR
(Zatının ve sıfatlarının mahiyeti anlaşılamayacak kadar ulu)

HAFÎZ
(Koruyup gözeten ve dengede tutan)

MUKÎT
(Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratip veren, bilip gücü yeten ve koruyan)

HASÎB
(Kullarının her yaptığını bilen, onları hesaba çeken)

CELÎL
(Azamet sahibi)

KERÎM
(Lütuf ve keremi çok bol ve çok geniş)

RAKÎB
(Büyün varlığı gözetleyip, kontrol eden)

MÜCÎB
(Dualara karşılık veren)

VÂSİ'
(İlmi ve merhameti herşeyi kuşatan)

HAKÎM
(Bütün emirleri ve işleri hikmetli olan)

VEDÛD
(Kullarını çok seven, sevilmeye gerçekten layık olan)

MECÎD
(Şanı büyük ve yüksek)

BÂİS
(Ölümden sonra dirilten)

ŞEHÎD
(Bütün zamanlarda ve her yerde, hazır ve nazır)

HAK
(Varlığı hiç değişmeden duran)

VEKÎL
(Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran)

KAVÎ
(Gücü bizzat kendinden olan, kudretli)

METÎN
(Her şeye gücü yeten, güçlü)

VELÎ
(Sevdiği kullarının dostu)

HAMÎD
(Ancak kendisine hamdedilen, övülmeye layık)

MUHSÎ
(Her şeyi tek tek ve bütün ayrıntılarıyla bilen)

MÜBDİ'
(İlkin yaratan)

MUÎD
(Tekrar yaratan)

MUHYÎ
(Hayat veren)

MÜMÎT
(Ölümü yaratan)

HAY
(Ebedi hayatta diri)

KAYYÛM
(Her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kainatı idare eden)

VÂCİD
(Dilediğini dilediği zaman bulan, müstağni)

MÂCİD
(Şanı büyük ve yüksek)

VÂHİD
(Sıfatlarında, özelliklerinde tek ve biricik olan)

SAMED
(Tüm ihtiyaçların, niyetlerin, övgülerin, yakarışların yöneldiği eşsiz kudret) 

KÂDİR
(Her şeye gücü yeten, kudretli)

MUKTEDİR
(Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunan)

MUKADDİM
(İstediğini öne alan)

MUAHHİR
(İstediğini geriye bırakan)

EVVEL
(Varlığının başlangıcı olmayan, ilk)

ÂHİR
(Varlığının sonu olmayan, son)

ZÂHİR
(Her şeyde tecelli eden. Tüm yarattıklarında, kendisinden görülebilir izler, işaretler bulunan)

BÂTIN
(Gözle görülemeyen, her şeyde kendinden bir güç bulunan)

VÂLÎ
(Kainata hakim olup onu yöneten)

MÜTEÂLÎ
(İzzet, seref ve hükümranlik bakimindan en yüce, aşkın)

BERR
(İyilik ve lütfu sonsuz olan)

TEVVÂB
(Kullarını tövbeye sevkeden ve tövbelerini kabul eden)

MÜNTAKİM
(Suçlulari adaletiyle cezalandıran)

AFÜV
(Hiçbir günah kalmayacak şekilde günahları affeden)

RAÛF
(Çok şefkatli, çok lütufkar)

MÂLİKÜ'L-MÜLK
(Mülkün ebedi sahibi)

ZÜ'L-CELÂLİ ve'l-İKRAM
(Azamet ve kerem sahibi)

MUKSİT
(Adaletle hükmeden)

CÂMİ'
(İstediğini, istediği zaman istediği yerde toplayan)

GANÎ
(Her şeyden müstağni, kendisi dışında her şey O'na muhtaç)

MUGNÎ
(İstediğine zenginlik verip, zengin eden)

MÂNİ'
(Dilemediği bir şeyin gerçeklesmesine müsaade etmeyen, kötü şeylere engel olan)

DÂRR
(Elem ve zarar verecek şeyleri yaratan)

NÂFİ'
(Hayır ve menfaat veren şeyleri yaratan)

NÛR
(Alemleri nurlandıran, istediği gönüllere ve zihinlere nur yağdıran)
 
 

HÂDÎ
(Hidayet veren, istediği kulunu muradına erdiren)

BEDÎ'
(Eşi ve örneği olmayan, sanatkarane şekilde yaratan)

BÂKÎ
(Varlığının sonu olmayan)

VÂRİS
(Varlığı devam eden, servetlerin gerçek sahibi)

REŞÎD
(Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp, hikmet üzere sonuca ulaştıran)

SABÛR
(Çok sabırlı)


©TRNuke.net
ALLAH'ın (c.c) Güzel İsimleri

  Namaz Vakitleri


  Hava Durumu


  Site İstatistikleri
Toplam Sayfa Gösterimi
7,999,429

Aylık Sayfa Gösterimi
186,008

Kayıtlı Kullanıcı
7,983

November 30, 1999 12:00 AM UTC

Cehennemsiz Olmaz mıydı?

18678 Okunma
  Bu Sayfayı Yazdır   PDF Dosyası Oluştur   Bir Arkadaşına Gönder



Allah’ın bilinmesi için muhakkak birilerinin cehenneme gitmesi mi gerek?

O’nu isimleri ve sıfatlarıyla tanıyıp cemal ve kemalini görmenin cehennemsiz bir yolu yok mu?

Hayat yolculuğu boyunca insana eşlik eden bir yol arkadaşı vardır: Sorular.

Doğar doğmaz etrafına sorgulayan bakışlarla etrafına bakmaya başlayan insan, konuşmaya ilk başladığı günden itibaren de sorular sorar durur.
"Bu ne?," "Şu ne?" diye başlar sorular. Ve zamanla çoğalır, giriftleşir, zorlaşır ve hatta keskinleşirler.
Özellikle içinde ‘niye,’ ‘niçin’ veya ‘neden’ bulunan sorular arasından bazısı öyle zordur ki, cevabını bulmak çoğu kişinin yıllarını alır. Hatta, bir ömür boyu aradığı halde cevabını bulamadığı ‘niçin’leri olanlar vardır.
Bu ‘niçin’li sorular arasında belki en hayatî olanı ise, hayatın kendisine ait olanıdır: Niçin vardır bu hayat? İnsan ne için yaşamaktadır? Etrafımızda olup biten bütün bu şeylerin anlamı nedir?

Anlamlı olduğunu hissettiği bir kâinatta hayatına bir anlam arayan insan, kâinatın ve hayatın anlamına dair en tatminkâr cevabı bir Yaratıcının varlığını anlayıp kabûl ederek bulur. Bu çizgide, ilk olarak, nasıl bir sanat eseri sanatkârsız olmaz ise, şu muazzam derecede sanatlı kâinat manzarasının da elbette bir Sanatkârı olduğuna kâni olur insan. Bunu kavradığında, bu kâinatı yaratan Zâtın onu niye yarattığını ve bu kâinat içinde insanı niye var ettiğini düşünmeye başlar. Cevap, en doyurucu biçimde, O Zât-ı Zülcelâl’in Kelâm-ı Ezelîsi ve Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) eliyle gelir. Kelâm-ı Ezelî olarak Kur’ân, bu kâinatın boş yere yahut oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını bildirmektedir. Kâinatı Yaratan, onu, Kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca yaratmıştır. Zira, cemal ve kemal, yani güzellik ve mükemmellik görünmek ve tezahür etmek isterler. Kâinat bu sırra binaen yaratıldığı gibi, insanın yaratılışı da bu sırdandır. Zira, cemal ve kemalin görünmek ve tezahür etmek, tanım gereği, görüp tanıyacak, bilip takdir edecek muhatapların da varlığını gerektirir. İşte, insan, şu kâinat manzarasına bakıp, şu kâinatta tecelli ve tezahür eden özellikleri üzerinden O’nu isim ve sıfatlarıyla tanımak, O’nun cemal ve kemalini görüp takdir ve ilan etmek üzere yaratılmıştır. O’nu tanıdığını ve bildiğini ise, O’na ibadet etmek suretinde göstermesi istenmektedir.

Vahiyler ve peygamberler eliyle öğrenilen ‘sebeb-i sırr-ı kâinat’ın belki en özet ifadesi budur. Kâinatın ve içinde insanın varoluş sırrının ayrıntılı izahı için ise, vahiy nurundan beslenen binlerce kitap yazılmış durumdadır.
Bu cevap, gözünün önünde olan bütün bu olaylara, kelimenin tam anlamıyla ‘olanlar’ anlamını taşıyan kâinata, bu arada kendi hayatına anlam arayan insan için makul ve tatminkâr gelir. Ancak, bir müddet sonra, bu cevabın içinden yeni sorular çıkar.
Zira, bütün bu ‘olan’ların anlamını kavrayan insan, bu kez bütün bu ‘olan’ların aynı zamanda ‘biten’ler olmasına takılmıştır. Etrafında olan herşey, olduğu gibi, bitmektedir de. Üstelik, insan bu bitişleri sevmediği halde bitmektedir. Neden bitmektedir? Gelenler, neden gitmektedir?

Bu durumda insanın karşısına çıkan ilk cevap, şu dünyanın bir imtihan yeri olduğudur. Diğer bir deyişle, kalınacak yer değildir dünya; göçülecek yerdir. Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) bildirdiği üzere, insan ile dünyanın misali, yolcu ve altında konakladığı bir ağaç misalidir. Bir müddet sonra, yolcu yeniden yola koyulur ve dünyayı arkasında bırakır. Yalnız insan değil, etrafındaki herşey de bu oluş ve bitişi, bu geliş ve gidişi yaşamaktadır.
Velhasıl, insanlar şu imtihan dünyasında yüzyüze geldikleri hayat imtihanında kendilerine ayrılan süreyi doldurup ölüm ile bu diyardan ayrılacaklar; ve öte dünyada, Hesap Günü imtihan kağıtları değerlendirildikten sonra, geçer not alanlar ile geçemeyenler ayrışacaklardır. Orada, şu dünya hayatını bu hayatın ve kâinatın yaratılış gayesi uyarınca yaşayanlar için ebedî bir cennet, bu kâinatın bir Yaratıcısı olduğunu inkâr edip hayatını kendi keyfince yaşayanlar için ise cehennem vardır. Bir de, inandığı halde inancının yerini tam yerine getirmeyen, kâinatın Yaratıcısını bilip O’nu bildiğini ibadetle tam göstermeyen insanlar için önce bu ihmaline karşılık cehennemde ceza, sonra da imanı için cennette mükâfat vardır. Elbette, bu şıkların en kötüsü ebediyyen cehennemde kalmak olduğu gibi, cehenneme hiç uğramadan cennete gitmek en iyisidir.

Fena, zeval ve ölüm gerçeği karşısında dünyamıza gelen sorular, bu kez, özet bir ifadesi bu olan cevapla tatmin bulur. Ancak, aramızdan, bu cevapla tatmin bulmayanlar da çıkar. Yahut, bir dönem için kâfi de gelse, zaman içinde bu cevap da yetmemeye başlar. Bunun bir sebebi, cevabın anahtar kelimesi olarak ‘imtihan’ın bir derece sevimsiz gelmesidir.
Gerçekte, imtihanı sevimsiz bulanların ciddi bir kısmı, tembellerdir—veyahut, tek bir insan üzerinden düşünürsek, ubudiyet noktasında tembelliğe meyyal yanımız sevmez imtihanı; nefis sevmez, heva sevmez, heves sevmez. Tembeller sınav sevmez; çünkü, sınav tembelliklerini ortaya çıkaracaktır.
Hem, çalışkan da olsa, imtihanı geçecek durumda da olsa, ümitsizler de sevmez sınavı. Sevmezler; çünkü geçeceklerinden emin değillerdir. Bilakis, geçemeyeceklerini düşünmektedirler. Sınava girmek, ama kötü not almak; bu ihtimal, imtihanı onlara da sevimsiz gösterir.

Bir de, ne tembel, ne de ümitsiz de olan başka bazı insanlar bu imtihan açıklamasının karşısına sırf şefkatlerinden dolayı sorular çıkarırlar. Onların bu soruları sorması, imtihan açıklamasının içinde ‘cehennem’in de varlığından dolayıdır. Bu kâinatı Yaratan bir Zât-ı Zülcelâl’i, O’nun bu kâinatı bir hikmete binaen yarattığını, o hikmetin de Kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi olduğunu.. bilmektedirler. Onların sordukları, şudur: Allah’ın bilinmesi için muhakkak birilerinin cehenneme gitmesi mi gerek? O’nu isimleri ve sıfatlarıyla tanıyıp cemal ve kemalini görmenin cehennemsiz bir yolu yok mu?
Aynı kişiler, yine şefkatlerinden dolayı, bir başka soru da sormaktadırlar. Bu soru ise, musibetlere dairdir. Şu dünyada niye hastalıklar, musibetler, acılar ve ayrılıklar vardır? Şu kâinatın Yaratıcısını isimleriyle tanımak için insanın musibetler yaşaması ve acı çekmesi, daha doğrusu acı çeken birilerinin varlığı muhakkak şart mıdır?
Bu sorular sorulur; çünkü insana şefkat verilmiştir ve şefkatinden dolayı insan birileri acı çeksin veya cehennemde yansın istememektedir.
Bu sorular sorulur; çünkü soruyu soran bizatihî ne acıdan zevk alır, ne de cehennemde yanmak ister. Zaten, bütün bu sorular, ihtimal ki, onun en başta kendisine olan şefkatinden, kendi ruhunun acı çekmesini ve kendi bedeninin yanmasını istemeyişinden doğmaktadır,
Kâinatın ve insanın varoluş sırrına iman canibinden gelen açıklamalara yöneltilen bu sorularda, öte yandan, sorulmamış başka bazı soruların izi yahut düşülen bazı düşünce yanlışlarının tesiri vardır.
Fakat, her hâlükârda, ortada bu sorular vardır; ve birçok insan iç dünyasında bu sorulara cevap bulamadığı için bocalayıp durmaktadır.
İçinde musibet olan ve sonunda cehenneme gitme ihtimali bulunan dünya imtihanı karşısında geliştirilen böylesi soruların ardındaki en önemli sebeplerden biri, esasında, insanın ‘var olma’nın kıymetini bilemeyişidir. ‘Yok olma’nın dayanılmaz ağırlığını duymayan, zira var olan insan, var olmanın değişik mertebeleri arasından en iyisini ve en mükemmelini istediği için musibetlere, ölüme ve cehenneme itiraz etmektedir. Gözünü en üstte olana diktiği için, var olanın kıymetini dahi bilememektedir.

Oysa, şu acılarına ve cehennem ihtimaline rağmen, yaşadığımız hayat, yokluğa kıyasla bir varlık, bir nimet ve bir servettir. Acılı bir hayat, acısız bir hayata kıyasla, elbette tercih sebebi değildir. Hele tam da acının ortasında, çok zor gelir. O yüzden, ‘acısız bir hayat’ isteriz.
Aynı şekilde, cennette yaşamaya nisbetle, cehennemde yanmak elbette tercih edilir cinsten değildir. Ancak, unutulan nokta şudur: Cehennemde bir hayat, cennet hayatına kıyasla kötüdür. Ancak, yine cehennemde bir hayat, yok olmaya nisbetle, iyidir. Hem, acısız hayata kıyasla acılı bir hayat elbette kötü gözükür insana; ama acılar içinde yaşamayı mı, ölmeyi mi istersin diye sorulsa, insan acılı da olsa hayatı tercih edecektir.
Açıkçası, insanın musibetlere ve cehenneme itirazı, varlık mertebeleri arasında bir mukayeseden doğmaktadır. Mukayeseyi varlık ve yokluk arasında yaptığında ise, insana, acılı bir hayatın ölümden, cehennemde var olmanın yok olmaktan daha iyi olduğu görülmektedir.
Nitekim, meselâ Bediüzzaman Said Nursî, ruhuna bu hususu sorduğunda, "Cehennem de olsa beka isterim" cevabını almıştır. Meselâ, Miguel de Unamuno, "Hiçbir şey hiçliğin kendisi kadar korkunç gözükmüyor" demiş ve cehennemde yanmayı yok olmaya tercih ettiğini söylemiştir.

Kısacası, var olmak ve var kalmak başlıbaşına bir nimettir. Bu bakımdan, iç dünyalarında şefkatin tahrikiyle cehenneme ve acıya dair sözkonusu soruları soranlar, en başta, bizi Varedenin bizi var etmesinin başlıbaşına bir nimet olduğunu, bir şefkat ve merhametin cilvesi olduğunu görmelidir.
Kaldı ki, kendisine vücut verilen, yani var edilen insan, yalnızca bir vücud sahibi olarak bırakılmış da değildir. Bilakis, sürekli acı çeken bir insan dahi, bir taşın, bir otun veya bir hayvanın erişemediği bir varlık mertebesindedir. Zira, cansız kalmamıştır; kendisine, vücutla birlikte can da verilmiştir. Hem ona vücudun yanında yalnız hayat verilmiş de değildir; hayatla birlikte ruh da verilmiştir. O ruh ile, ‘ot gibi’ yaşamaktan kurtulmuş, görmeyi, duymayı, zevk almayı öğrenmiştir. Dahası, salt hayvan gibi ruh taşıyor olmakla da kalmamıştır; kâinattaki her bir şeyin farkına varmasını sağlayan bir nimet olarak ona şuur ve akıl da verilmiştir.
Vücut-hayat-ruh-şuur diye yükselen bu varlık mertebelerine baktığında, insan, kendisine edilen ihsanı ve ikramı açıkça görebilir. Meselâ şu soruyu sorsa, üzerindeki bu ihsan ve ikramların kıymetini çok daha net biçimde kavrayabilecektir: İmtihan endişesi taşımayan, cehenneme düşme riski de olmayan, üstelik ne geçmişten gelen elemleri ve ne de geleceğe dair korkuları bulunmayan bir kedi yahut fare olmayı mı tercih ederdin; yoksa, bütün bu risklere, elemlere ve korkulara rağmen, insan olmayı mı? Elbette, herşeye rağmen, insan olmayı tercih edecektir insan.

Velhasıl, içinde acı unsurları taşıyor ve cehennem riski barındırıyor da olsa, ‘insan olmak’ başlıbaşına büyük bir nimettir. Taş olmadığı, tahta olmadığı, ot olmadığı, hayvan kalmadığı için şükretmesi gerekirken, insanın bütün bu nimetleri görmezden gelip daha fazlası niye verilmedi diye itiraza ve isyana hakkı yoktur. Kaldı ki, Rabb-ı Rahîm, verdiği bu nimetlerin şükrünü edene daha da fazlasını vereceğini zaten ilan etmektedir. Verdiği nimetin şükrünü edeni cehenneme koymayıp cennetle nimetlendireceğini Kitabı ve Peygamberi ile zaten bildirmektedir.

Maamafih, hakikatin bu veçhesi cehennemin varlığına yönelik soru ve itiraza cevap getirirken, musibetlere ve acıya dair bir itiraz gene de gündemde kalmaktadır. Hâlâ daha, içimizden, "Tamam, şükrünü ifa edene cehennem yok ama, o insan şu dünyada gene de acılar ve musibetler yaşıyor" itirazı duyulmaktadır. "Şu dünyada illa da acı çekmek mi gerek?"
Evet, illa da acı çekmek gerekmektedir. Zira, acılar ve hastalıklar içinde bir hayat yaşamış şair Rilke’nin kavradığı üzere, insan, ‘acının ortasından geçerek’ kemale ermektedir. Acı istememek, kışsız bahar istemek, yani bahar istememektir. Musibete razı olmamak, ateşin üstüne konmamış yemek istemek, yani pişmemiş yemek istemektir. ‘Ham’ olan hamurumuzun pişmesi için, acıların ve musibetlerin tahriki gerekmektedir.
Herkes, acıların, sıkıntıların, musibetlerin.. kendisini nasıl kemale erdirdiğine dair bir dizi örnek yaşamıştır hayatında. Acısız, sıkıntısız dönemlerinde nasıl gevşediğini, tavsadığını, gerilediğini de tecrübe etmiştir herkes.
Ve bilhassa Mirac, kemale ermenin, olgunlaşmanın, en yüksek zirveye ulaşmanın ‘acı’yla ve ‘musibet’lerle irtibatının mucizevî bir örneğidir. Hz. Peygamber, Miracı, rahat ve safa içinde iken değil; Hüzün Yılından sonra yaşamıştır. Kendi kabilesinin akılalmaz eziyetine maruz kalıp Benî Haşim’le birlikte üç-buçuk yıllık bir ambargoya maruz kaldıktan, bu ambargonun sona ermesinden hemen sonra Hz. Hatice’yi yitirdikten, kalbinde onun hüznü yatışmamışken kendisini hep koruyup gözetmiş olan amcası Ebu Talip öldükten; bu vefattan sonra kendisini öldürme planlarının her tarafta konuşulur olduğu Mekke artık onun için tekinsiz bir yer haline geldiği için sığınma talebiyle gittiği Taif’ten taşlanarak kovulduktan.. velhasıl, peşpeşe gelen bu musibetlerden sonra Resûl-i Ekrem (a.s.m.) Miraca yükselmiştir. Mirac, bu yönüyle, acılar ve musibetlerle önümüze çıkan imkânın en parlak belgesi hükmündedir. Bu musibetler, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) için, Miraca uzanan yolda birer basamak vazifesi görmüşlerdir.

Diğer peygamberler için de, durum farklı değildir. Hz. İbrahim, miracını ateşe atılırken yaşamıştır. Yunus aleyhisselam ise, balığın karnında iken. Eyyûb (a.s.) hastalığın en şiddetli zamanında, Yâkub (a.s.) Yusuf’unun yokluğunda…
Bütün bu örneklere bakıp, şunu düşünelim: Miracdan sonra, miracına vesile olan bu hadiseleri yaşamış olmaktan şikâyeti olup olmadığı sorulsa, Hz. Peygamber şikâyet mi, hesapsız şükürler mi ederdi? O, musibet halinin mü’min için nasıl bir ilerleme vesilesi ve nasıl bir ‘hızlandırılmış eğitim’ hükmünde olduğunu bilmese, yaşadığı herhangi bir musibet karşısında "Elhamdülillâhi alâ külli hal" deyip şükreder miydi? En ziyade musibete uğrayanların peygamberler, sonra velîler, sonra onlara benzeyenler olduğunu söyleyen O (a.s.m.) değil miydi? Bu hadis, musibetler ile insanın kemale ermesi arasındaki irtibatı bildiriyor değil miydi?
Öte yandan, yaşadığı dehşetli ateş imtihanından sonra İbrahim aleyhisselama, balığın karnından kurtulmasından sonra Yunus aleyhisselama, hastalığından sonra Eyyûb’a.. yaşadığı musibete razı olup olmadığı sorulsa, cevap kesinlikle evet, binler hamd ve şükür içinde evet şeklinde gelmez miydi? Gelirdi; zira bu musibetler, miraclarının zeminini teşkil etmişti. Mirac, bu acılar içinde gelmişti. Hayatında bir başağrısı olsun çekmeyen bir başka insan ise, ola ola Firavun olmuştu sonunda…

Açıkçası, Allah, kullarına acı ve musibetleri acı çekip üzülsünler diye değil; terakki etsinler, daha üst bir mertebeye çıksınlar diye vermektedir. Bir üst basamağa, durduğu basamakta verdiği rahatsızlık ile sevketmektedir. Musibetlerin tahriki olmasa, insanın oradan yukarıya çıkmaya gayret edeceği yoktur. Bilakis, rehavet ve tembellik içinde daha gerilere düşmesi bile sözkonusudur.
Musibetler ve acılar bunun için verilmekte; ne var ki, fırsatı değerlendirenler mirac yolunda yükselip yaşadığı musibete şükrederken, fırsatı elinin tersiyle itenlerin hissesine isyan, itiraz ve şikâyet düşmektedir.
Yine, ilerleme ve kemale erme için, imtihan da zorunludur. Okullardan sınav kaldırılsa kimsenin ders çalışmayacağını herkes bilir. Yani, imtihan olmasa, hiç kimsenin hiçbir şey öğrenmeyecektir. Ancak çalışanın sınavı geçmekle ödüllendirildiği, çalışmayanın sınavı verememekle ceza gördüğü bir sınav ortamında gayretini kamçılar insan.
Bu bakımdan, kâinat bir imtihan meydanı olmasaydı, tanıma ve bilme de olmazdı. Bu kâinat O’nun cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca yaratılmışsa, O’nun cemal ve kemalini bizim görebilmemiz için bir ‘imtihan psikolojisi’ bizim açımızdan gereklidir kısacası.

Ne var ki, hiçbir öğretmen, imtihanı, bazı çocukları sınıfta bırakmak için yapmaz. Sınav, çocukların sınıfı geçmesi için yapılır; üstelik, çocuklara yüz almalarını sağlayacak bilgiyi veren öğretmen, şefkat edip, yalnızca elli alana dahi geçer not verir. Buna rağmen birisi sınıfta kalıyorsa, bu, öğretmenin şefkatsizliğinden değil, öğrencinin lâkaytlık, dikkafalılık ve tembelliğindendir.
İşte, Rabb-ı Rahîm de, bu dünyayı, birilerine zayıf not verip cehenneme atmak için imtihan meydanı kılmış değildir. Nasıl öğretmenin çalışmayanı zayıf notla tehdit etmesi esasında onu iyi not almaya teşvik için ise, Rabb-ı Rahîm’in kullarını cehennemle tehdit etmesi onları cennete sokmak isteyişindendir. Ancak, öğretmenin bu tehdidinin öğrencileri gerçekten çalışmaya sevketmesi için bu tehdidin bir ‘blöf’ olmaması gerekir. Öğretmenin tembellik yapanı sınıfta bırakamadığı, zayıf veremediği görüldüğü an, bu tehdidin ardındaki çalışmaya, iyi not almaya ve bir üst sınıfa yükselmeye teşvik gayesi hiç mi hiç gerçekleşmeyecektir. Aynı şekilde, Rabb-ı Rahîm’in kullarını cehennemle tehdidinin cennet için çalışmaya gerçekten vesile olması için, bu tehdidin gerçek bir tehdit olması gerekmektedir. Zira, cennet için, cehennem gereklidir. Lâkayt ve tembel kulların cennet yoluna sevki, aksi halde cehenneme gidileceğini görmekle gerçekleşmektedir.
Velhasıl, Rabb-ı Rahîm, cemal ve kemalini görmek ve göstermek için yarattığı şu dünyada, bu yaratılış sırrının tahakkuku için imtihanı var etmiş, yine bu sırrın tahakkuku için cehennemi yaratmıştır. Ancak, O, insanın yolunun önüne tuzaklar koyuyor, cehenneme gitmeleri için her fırsatı kolluyor.. değildir. Tam aksine, onların cehenneme gitmeyip cennetle nimetlenmeleri, Rablerini sonsuza dek sayısız nimetleriyle tezahür eden güzel isimleriyle tanıyıp sevmeleri için her imkânı hazır etmektedir. Nitekim, insanı böyle güzel bir dünyanın içinde aklıyla yapayalnız bırakmış değildir. Aklın yanılma ihtimaline karşı, hiç yanılmayan, yapılan her yanlışta uyarıp doğru yapılan her işte insanı huzura sevkeden bir yardımcı olarak ‘vicdan’ı da vermiştir. Yalnız akıl ve vicdanı vermekle kalmamış, doğruyu bulmak için kullanacağı başkaca kabiliyetler de vermiştir ona—irade, duygular, hayal, ene, hatta nefis, esasen bu uğurda verilmiştir. Hem O, insandan, bilmeye muktedir olmadığı birşeyi bilmesini istiyor da değildir. O, ruhları yarattığında, bütün ruhlar O’nun rububiyetini kabul, ilan ve teslim etmişlerdir. "Elestü birabbikum" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabına, "Belâ" (Evet, sen Rabbimizsin) cevabını vermişlerdir. Rabb-ı Rahîm, onu zaten tanıyandan, bu tanıma hali üzere kalmasını istemektedir.
Hem, O, en başta ruh olmak üzere, bize verdiği bütün bu kabiliyetleri doğru biçimde kullanıp şu dünya imtihanını başarıyla geçmenin nasıl mümkün olacağını Kelam-ı Ezelîsi ile de bildirmiş; Kelâmının nasıl anlaşılıp uygulanacağını göstermek için de bize bizim cinsimizden bir örnek, ‘peygamber’ göndermiştir. Bunlara ilaveten, ilhamlar, rüyalar, tevafuklar ile de bize hususî yardımlar etmektedir.
Bütün bunlar, Rabb-ı Rahîm’in, imtihanı ve cehennemi, insanı tuzağa düşürüp ateşe atmak için var etmediğinin en kesin delilidir. Rabb-ı Rahîm, insana O’nu tanımasını temin edecek her türlü imkânı vermiştir. Hatta, imtihanın kendisi, musibetler ve de cehennemin varlığı dahi, insanı O’nu tanıyıp cennete sevketmek içindir. İnsanı O’nu nimetleriyle ebediyyen tanıyıp takdir edecek bir istidatta olduğunu şu dünyada göstermeye teşvik edip, cennette nimetler içinde ebedî bir hayat vermek içindir.

Özetle, cehennem, cennete gitmemiz için vardır. Cehennemin varlığı, cennete teşvik içindir. O, cennete gitmemizi sağlayacak her türlü donanımla bizi donatmış; ayrıca, yine rahmetinin bir cilvesi olarak bu donanımı yarı kapasitede kullanmamızdan bile razı olmuş; daha da ötesi cennete lâyık amellere on sevap, cehenneme lâyık amelleri ise bir günah yazacağını ferman buyurmuştur.
Velhasıl, Rabb-ı Rahîm, cehenneme gitmememiz için gereken ne varsa temin etmiş olduğu, cehennemle tehdidi dahi bizi cennete sevk için yaptığı halde birileri illa da cehennemi hak edecek şekilde yaşıyorsa, sorumluluk kendilerinindir.
"Cehennemsiz olmaz mıydı?" sorusunun fiilî cevabını ise, çağlar boyu, cehenneme düşme korkusunun cennete lâyık mü’minâne bir hayata sevkettiği milyonlarca, milyarlarca insan vermektedir.
 



Metin Karabaşoğlu

Telif Hakkı © iSLAMKENT
Tüm Hakları Saklıdır.


Kategori: Ahirete İman
Taglar: Yok
İşaretle: Share/Save/Bookmark

[ Geri Dön ]
Content ©

  Anket
Yediklerinizin helal olup olmadığına dikkat ediyor musunuz?

Evet
Genellikle
Farketmez
Hayır



Sonuçlar | Anketler

  Üye Menüsü
Hoşgeldin, Misafir
Üye Adı
Şifre
(Kayıt Ol)
Üyelik:
Son Üye: amilaj
Bugün: 0
Dün: 0
Toplam: 7983

Şu An Bağlı:
Ziyaretçi: 42
Üye: 0
Toplam: 42

  Döviz Kurları

  Hikayeler

· Hayal ve Gerçek
(10550 okuma)
· Mesele Kuyumcuyu Bulmak
(12258 okuma)
· Diplomasi
(8304 okuma)
· Halil İbrahim Bereketi
(13510 okuma)
· Tasavvuf ve Kapıları
(10576 okuma)


· Yemekte Besmele ve Şeytan
(85082 okuma)
· Meleklerin Yıkadığı Genç
(67476 okuma)
· Namazı Doğru Kılmak
(51328 okuma)
· Anne - Baba
(49615 okuma)
· Beddua
(42755 okuma)

Top 10 100 Hikaye mevcut

   Şiirler

· Kahırlanır
(2751 okuma)
· Müstezat Gazel
(2588 okuma)
· Anlatamam kendimi
(2938 okuma)
· Kulun Kerameti
(1088 okuma)
· Nebi ye Özlem
(2607 okuma)


· Bu Çağrı Sanadır
(28449 okuma)
· Sessiz Gemi
(20895 okuma)
· Ölünün Odası
(19107 okuma)
· Beni Yalnız Bırakma
(18136 okuma)
· Ezeli Nur
(15768 okuma)

Top 10 1395 Şiir mevcut

  Arşivden
   16.12.08
Niçin
   02.09.08
Hoşgeldin Ramazan
   28.07.08
Buyurun Miraca Çıkalım
   11.06.08
Hukuku öldürmek...
   28.04.08
Kalk Kudüs'e gidelim...
   08.03.08
Bir selam bekler gönüller
   08.02.08
Rabbin sana küsmedi...
   02.01.08
Salavatın bir sırrı
   19.12.07
Kurban...
   10.12.07
Kurban olun...
   30.11.07
Peygamber Kıssaları...
   04.11.07
İpliğini Bozup Çözen
   19.09.07
Kur'an ayı: Ramazan
   13.09.07
Hayatı Ramazan olanın ahireti bayram olur
   31.08.07
Beni örtün, beni örtün!
   24.08.07
Evvel sen de yücelerden uçardın
   09.08.07
Namaz Mü\'minin Miracıdır...
   30.07.07
Nun, Kalem ve Satırlar...
   16.07.07
Recep ve Şaban kokularını Ramazan’dan aldılar
   06.07.07
Yaratan Rabbinin Adıyla Oku...
   02.07.07
Viva El İslam
   17.06.07
Tertemiz Gitmek Varken...
   13.06.07
Ordu ve çıldırma...
   05.06.07
Darbe...
   29.05.07
Bombalar
   24.05.07
Aynı Hizada Durabilmek
   16.05.07
Nefsim, Nefsim
   07.05.07
O\'ndan kuluna, kulundan O\'na...
   02.04.07
"Ben Batanları Sevmem!"
   18.03.07
Felâh: Gerçek Başarı

Eski Haberler

  Sayfa İzlenimi
Şu ana kadar
7999430
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Ekim 2013

PageRank
PHP-Nuke
islam|islami forum|voylet
Sayfa Üretimi: 0.06 Saniye